Kitleleri Yönetmek

Published by

on

“Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse bir şey düşünmüyor demektir.”

– Walter Lippman –

İnsanlar toplu olarak yaşamaya başladığı günden bu yana her zaman bir lider tarafından yönetilmiştir. Bu yönetim, her zaman devlet otoritesi altında olmamıştır. Kitleler, bazen ayaklanmalarda, bazen savaşlarda, bazen sadece ticari amaçlar için yönetilmiştir.

Bir kitleyi yönlendirmenin temel noktası, hedef kitlenin dürtülerini harekete geçirmektir. Örneğin yoksulluğun ve açlığın fazla olduğu bir ülkede insanlar, yoksulluktan kurtulma dürtüleri tetiklenerek kontrol edilebilir veya geleneklerine bağlı muhafazakar bir toplum, dini veya kültürel duyguları kullanılarak yönlendirelebilir. Daha detaylı incelemek için Lippman, Bernays ve Goebbels örneklerine odaklanabiliriz.

Lippman milliyetçi ayrılıkçılığı, emperyalist rekabeti ve başarısız ulus devletleri savaşın temel nedeni olarak görüyordu. Ona göre ulus devletler elbet gerileyecek ve yerine kapsayıcı ve demokratik siyasi birimler gelecekti.

Lippman’a göre, haberin işlevi bir olayı işaret etmekti. Gerçeğin işlevi ise gizli kalanları gün ışığına çıkarmak, onları birbiriyle ilişkilendirmek ve toplumun üzerinde hareket edebileceği bir gerçeklik resmi oluşturmaktı.

Lippmann ve Bernays, ABD başkanı Wilson tarafından  kurulan Creel komisyonu ile birlikte savaş konusunda pasifist duran Halkı savaşa ikna etmiş ve adeta bir savaş çığırtkanı haline getirmişti.

Hatta Bernays, birbiri ile alakasız olguları ustaca ilişkilendirmiş ve belki de günümüzde bile etkisini gösterecek eylemler ortaya çıkarmıştı. Örneğin kadınların dışarıda sigara içmesini hoş karşılanmadığı ve tabu olduğu dönemde Bernays birbiri ile alakasız olguları birleştirerek kadınların büyük bir çoğunluğunu sigaraya başlatmıştı.  1920’li yılların başlarında paskalya töreninde Bernays, sosyetenin içinden kadınlarla ve gazetecilerle anlaşarak kadınların elbiselerine sigara saklamış ve aynı anda sigara yakmalarını istemişti. Bu durum gazetelerde tabulara karşı sigaralarını yakan kadınlar olarak yayınlanmış ve özgürlük heykeliyle ilişkilendirerek sigarayı kadınlar için bir “özgürlük meşalesi” olarak göstermişti.

Peki Lippman ve Bernays, halkı tabularını yıkmaya ikna etmeyi nasıl başarmıştı?

İşte bu noktada devreye “rızanın imalatı” kavramı girer. Normal şartlarda toplumu ikna edemeyecekleri davranışlara, toplumun olumlu bakması veya tepkisiz kalması için sağlanan olguya “rızanın imalatı” denir.

Rızanın imalatı kavramı ilk defa 1722 yılında yayınlanan Public Opinion (Kamuoyu) kitabında kullanılmıştır. İlk başlarda insanın rasyonalitisine güvenen Lipmann, demokratik bir toplumda halkın bilgilendirilmesini, eğitilmesini, rızasının alınmasını demokrasinin bir unsuru olarak görmüştür. Fakat daha sonra halkın rasyonellikten uzak olduğuna kanaat getirmiş ve Aristokrasi benzeri bir düşünceyle Toplumun elit ve uzman kişiler tarafından yönetilmesi gerektiğini savunmuş, kamu oyunun oluşturulması gerektiğini ileri sürmüştür. Aslında bu olgu antik çağlardan beri tartışılan demokrasinin önemli bir sorunudur. Mesela okyanusun ortasında bir gemide olduğunuzu düşünün kaptan adaylarının, hedefe ulaşmak için tasarladığı yol güzergahını yolculara sunduğunu ve kaptan olmak için çoğunluğun oyuna talip olduğunu varsayalım. Sizce bu kaptanı denizcilik hakkında yeterli bilgisi olmayan yolcular mı seçmeli yoksa denizcilik hakkında teknik ve pratik bilgisi olan tecrübeli insanlar mı? Kamuoyu kitabında bahsettiği “rızanın imalatı” kavramının bu sorunu çözeceğine inanan Lipmann, bu kavramı demokrasi alanındaki “yeni devrim” olarak nitelendirmiştir.

“Rızanın yaratılması yeni bir sanat değildir. Demokrasi görünümüyle öldüğü varsayılmakla birlikte çok eskidir. Ama ölmedi. Aslında, teknik olarak muazzam derecede gelişmiştir, çünkü şimdi temel kuraldan ziyade analize dayanmaktadır. Ve böylece, psikolojik  araştırmalar sonucunda modern iletişim araçlarıyla birleşince, demokrasi uygulaması bir köşeye döndü. Ekonomik gücün kaymasından çok daha önemli olan bir devrim gerçekleşiyor. Şu anda işleri kontrol eden neslin ömrü boyunca ikna, kendine güvenen bir sanat ve popüler hükümetin düzenli bir organı haline geldi. Hiçbirimiz sonuçlarını anlamaya başlayamaz, ancak rıza yaratmanın nasıl yapıldığı bilgisinin her siyasi hesaplamayı değiştireceğini ve her siyasi önceliği değiştireceğini söylemek cüretkâr bir kehanet değildir. Propagandanın etkisi altında, yalnızca sözcüğün kötü anlamıyla değil, eski sabit düşüncelerimiz de değişken haline geldi (Lippmann, 1998:248).”

Böylece halkın duyguları ve dolaylı olarak ihtiyaçları rıza üretimiyle istenildiği şekilde inşa edilebilecektir. Lippmann gerçek demokrasiye bu sayede ulaşılabileceğini savunmuştur.

Goebbels ise toplumu yöneten bir üst akılın gerçek ulus olduğuna inanır. Bunu yazının ilerleyen kısımlarında daha net anlayacağız. 1. Dünya savaşından sonra çok ağır bir anlaşma imzalayan (Versay Antlaşması) Almanya, zamanla bu anlaşmanın getirdiği sıkıntılardan bunalmış ve Nazilerin iktidara gelmesiyle 2.Dünya savaşının temelleri atılmaya başlamıştır. Nazilerin bu kadar yükselmesinin arkasında toplumu çok iyi yönlendirebilen iletişim uzmanlarının payı vardır.

Bu yükselişin mimarlarından biri olan Goebbels, algı yönetimi ve propagandayı birlikte kullanarak, Nazi Almanyası’nın yükselişinde büyük rol oynamıştır. Hatta propaganda kelimesinin negatif bir çağrışım bulundurmasının sebeplerinden biri de GoebbeIs’tir. Hitler, 1. Dünya Savaşının Almanlar için yenilgiyle sonuçlanmasından sonra propagandanın savaş döneminde önemini fark etmiş, hatta 1925 yılında çıkardığı kitabında düşman savaş propagandasından çok şey öğrendiğini ve etkisisinin savaş esnasında ortaya çıktığını yazmıştır.

Nazilerin ilk görevi tüm sendikaları ve tüm liberal demokratik kurumları eşzamanlı olarak yok etmek olmuştur. Bu amaçta “Halkın bilgilendirmesi ve Propaganda Bakanlığı” kurulmuş ve Joseph Goebbels aracılığıyla bahsi geçen kurumların Alman halkını mahvetmek için tasarlandığına inandırılmıştır.

Goebbels’e göre Büyük kitlelerin tek bir sözle değil, o sözün her ortama girmesiyle propagandanın etkili olacağı varsayılmıştır. Eğer belirlenen hedefe ulaşılırsa propaganda başarılı olmuştur. ( İnsanların istenilen fikre yönelmesi). Ona göre bir hareket (savunulan fikir) politik arenada güç kazanırsa eyleme geçilebilir ve bu güç propagandayla elde edilir. Goebbels yönetme hakkı kazanan partinin ideolojisinin, devlet ideolojisi olduğu fikrini savunur. bunun temelinde de Goebbelsin ulus anlayışı yatar. Kendisine yöneltilen “Küçük bir azınlık olarak 60 milyon kişi üzerinde nasıl kurabileğinizi düşünürsünüz?” Sorusuna “Eğer koca bir ulus delicesine korkuyorsa ve devleti dönüştürecek güce sahip sadece bin kişi kaldıysa ulus dediğiniz aslında o bin kişiden ibarettir.” (Goebbels, 2017,5 57), yanıtıyla Goebbels’in ulus anlayışını daha net anlayabiliriz. Bu yanıtı dikkate alarak meşru bir hükümet oluşturmak için kullanılan yöntemleri incelediğimizde Nazilerin, “ulus” kurmak için kullandığı yöntemlerin düşünce yapısını daha rahat idrak edebiliriz.

Bu anlayışa göre hitap konusunda esnek olan (farklı gruplara göre seslenişlerin değişmesi) ve zamanlaması dikkatle hesaplanan bir propaganda
başarıya ulaşabilir, öncelikli amaç beğeni toplamaktan ziyade düşüncenin yayılmasıdır. Buna en güzel örnek radikal söylemlerin oluşturduğu olumsuz tepkilerin agresif bir şekilde halk tarafından yayılmasıdır. Örneğin bazı kitlelerin 10 Kasım günü paylaştığı ” Olmasaydı da olurduk” şeklindeki paylaşımları zıt görüşe sahip insanlar tarafından da tepki göstermek için paylaşılması ve gündem edilmesi aslında bahsedilen propagandayı yaymaktadır.

Algı yönetimi ve propaganda aslında temelde birbirinden ayrılır. Algı yönetimini propagandadan ayıran nokta, algı yönetimi mesajların özelliğine değil, hedef kitlede yarattığı etkiye bakar. Bu sebeple algı yönetiminin amacı hedef kitleyi amaca uygun hale getirmektir. Propagandanın ise algıları yönetmek için kullanılan bir araç olduğunu söyleyebiliriz. Algı yönetimi için kullanılan bir çok propaganda tekniği vardır. Örneğin, Hitler’e ithafen “Führer” ismi kullanılması yücelik katmak için yada Polonyadaki kurbanları gaz odalarına yollarken” banyo” ifadesi kullanmaları etnik temizlik”tabirinin yumuşatılması için kullanılmıştır. Böylece topluma sunulmak istenen algı hem akılda kalıcı hem de kolay bir şekilde yayılmıştır. Bu tekniklerden bir diğeri de iki düşmandan birine razı etme tekniğidir. Örneğin iki partili bir sistemde bir adayın yapmış olduğu yanlışını hatanın ya da yolsuzluğun, diğer adayın yaptıklarından daha az kötü olduğuna ikna edilir ve bunun için seçilen düşman en sert şekilde eleştirilir. Böylece istenen adayın desteklenmesi topluma daha cazip gelir. Kullanılan başka bir teknik ise “Aktarma” tekniğidir. Bu teknikte toplumun önemsediği değerler bir lidere yada bir gruba aktarılır. Mesela Hitler, topluma tarihi kökenlere dayandığı hissini yaratmak için Albrecht Dürer’in sanat stilini kullanır. Yada parti programı ismini Yirmi-beş Tez yapar. Bu isim akıllara “Doksan-beş Tezini” getirir. Bu teknik bizde Hedef 2023″ olarak kullanılmıştır. Tanıdık gelen bir diğer teknik “Hatalı ikilem” tekniğidir. Naziler, İngiltere’nin yaşadığı şeker krizi gibi benzer olayları vurgulayarak, Almanya’nın refah içinde yaşadığı algısını yaratmaya çalışmıştır. (Evet, zamanında Almanya da İngiltere bizi kıskanıyor demiştir. :))

Sonuç olarak kitleleri kontrol etmek, dürtüleri kontrol etmekten geçer ve ideoloji ne olursa olsun kullanılan temel yöntemler aynıdır. Lippman, Bernays ve Goebbels’in temel ideoloji olarak farklılıkları olsa da Toplumun üzerinde istedikleri kontrolü aynı bilimsel temel üzerinden yaptıklarını görebiliriz. Lippman’ın dediği gibi rızanın imalatı demokrasiyle birlikte ölmedi aksine inanılmaz derecede gelişti.

Bahadır Enes Şanlı

“Kitleleri Yönetmek” ögesine 2 yanıt

  1. Y avatarı
    Y

    Popülist yöntemler ile toplumun nasıl yönlendirilebileceğini açıklayan, kapsamlı bir yazı. Bu yazıdaki fikirleri destekleyen, bazı durumlarda ise bu fikirlerle çelişen birkaç teoriden bahsetmek isterim 🙂

    Leviathan (Thomas Hobbes) kitabına göre, yönlendirilme isteği her toplumda var olan bir histir ve bir insan topluluğu ideolojiden bağımsız olarak güçlü olan, böylece isteklerini gerçekleştirebilecek yöneticileri seçer. Böylece bir devletin meşrutiyeti ideolojiden çok devletin sahip olduğu güce bağlı olur. Bu teori Machiavelli’nin Prens kitabında söz ettiği, bir toplumun sadece korktuğu ve saygı duyduğu bir yöneticiyi meşrulaştıracağı teorisini destekler.
    Modern çağlarda bu devlet meşrutiyetinin çoğunlukla ulus-devlet kavramı ile sağlandığını savunan birçok teori var. Başlıca Hayali Cemaatler (Benedict Anderson) ulus devlet oluşumunun insanların hayali bir oluşum olan milliyetçilik ile sağlandığını öne sürer. Yani modern çağda, bir devlet bu milliyetçi ideolojiyi sağladığı ve körüklediği sürece toplumun desteğini kazanır.
    Fikrimce internet çağı ve büyüyen küreselleşme, devletlerin sahip olduğu meşrutiyeti tehlikeye sokan bir etken olacaktır. Tabi bu durumun toplumsal bilince mi, yoksa bu idealleri kullanarak toplumun desteğini alıp aynı şekilde yöneten bir elite mi yol açacağını tahmin etmek güç 🙂

    Düşündürücü ve okuması keyifli bir yazı olmuş, umarım yorumumda çok saçmalamamışımdır :))
    -Kütüphanede kapanış saatine kadar oturan Uluslararası İlişkiler Öğrencisi

    1. Bahadır Şanlı avatarı

      Yorumunuz için ve bizimle paylaştığınız bilgiler için çok teşekkür ederim 😊😊. Uzmanı olduğum bir konu değil fakat sizlerin sayesinde daha detaylı araştırma yapma fırsatım oldu. Önerileriniz ve kıymetli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Kütüphanemize her zaman bekleriz😊😊😊.

Bir yanıt yazın